Yâdigâr-ı Hamidiye

II. Abdülhamid Han’dan Karaman’a Yâdigâr

75 bin kare görüntüden sadece 4 kare Karaman. Evet, Sultan II. Abdülhamid Han[1] Fotoğraf Albümleri Proje çalışması[2] nihayet tamamlandı.

Zahiren sarayında ikâmet eden sultanın ayak basmadığı yer kalmamış. Öyle ki, Yıldız’dan[3] dünyayı idâre etmiş.[4] Fotoğrafların ekseriyetini ise vatan topraklarındaki şehir ve insanları teşkil ediyor.[5] Bu görüntüler, XIX. asrın sonları ile XX. asrın başlarını ölümsüzleştiren nadir belgeler olarak karşımıza çıkıyor.

Görüntünün büyüsünün peşinden giden ilk Müslüman II. Abdülhamid Han değildi. Ondan 9 asır evvel Basralı El-Hasan [354 (965)-421 (1030)], mesâîsini optik üzerine teksif ediyordu. Bu âlimin kurûn-u vustâ’da (orta çağ) güneş tutulması sırasında güneş şuâlarını incelemek için kullandığı “karanlık kutu”su, fotoğraf makinesinin atası kabul edilmektedir.

Batı, bu “karanlık kutu”dan, ancak XIII. asırda haberdâr oldu.[6] “Karanlık kutu”dan yararlanarak cisimlerin görüntülerini yansıtmayı başardılar.[7] Daha sonra gerekli yerlere yerleştirilen ayna ve mercek sistemiyle “karanlık kutu”ya bir resim masası vasfı kazandırıldı ve saydam satıhta oluşan görüntülerin çiziminde kullanıldı.[8]

Bu yeterli değildi. Önce gümüş tuzları ışıkla terbiye[9] edildi. Kırmızıdan ziyade mavi ve mor şuâların hâsiyeti keşfedildi.[10] Silüet makinesinin[11] icâdıyla da ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde edildi.[12] Aynı işlemin “karanlık kutu”ya tatbikiyle de bayağı mesafe katedilmiş oldu.[13] Dünya’nın bilinen ilk fotoğrafını çekildiğinde 1827 yılına gelinmişti.[14] 12 yıl sonra metal bir plakaya kalıcı bir baskı yapıldı. Bu arada sekiz saatten uzun süren pozlama süresi, 30 dakikanın altına indi.[15] Bunu kâğıt üzerine ilk kez bir fotoğrafın tabedilmesi takip etti.[16] Görüntüleme tabâbette de kullanılmaya başladı.[17]

Fotoğraf, ilk gününden başlayarak geniş halk yığınlarının ilgisini çekti.[18] Hemen o hafta Avrupa’da fotoğraf malzemesi satan dükkânlar açıldı.[19] Bu vaziyetten ressamlar ürkmüş, din çevreleri tepki göstermiştir. Artık yeni bir dönem başlamaktadır.

Aynı tarihlerde; Takvîm-i Vekayi[20] fotoğrafın keşfini, Cerîde-i Havâdis[21] Daguerre’un ticarî amaçla çoğalttığı makineyi haber yaptı. Gelen yalnız fotoğrafın ayak sesleri değildi. 1839 yılı bitmeden fotoğrafçılar, şarka hücum ettiler.[22]

Aslında Osmanlı fotoğrafa uzak bir ülke değildi.[23] Fotoğrafın ehemmiyetini idrak eden padişahlar, bu san’atla yakından ilgilenip destekçiliğini yapmışlardır.[24] Bunun en müşahhas misâlini II. Abdülhamid Han teşkil etmektedir. Yıldız’dan ayrılamayan Sultanın “gidemediği yer” merakı, bu makinenin sihirli gücüne odaklanmasını netice verir. Çünkü gidemediği yer, onun değildi.

II. Abdülhamid Han, bizzat kendisi döneminin en iyi fotoğrafçılarına sipariş vermiş, ya da muhtemelen ödüllendirilmek üzere sultanın bu ilgi ve merakını bilen usta fotoğraf san’atçıları tarafından dünyanın çeşitli bölgelerinden saraya hediye gelerek, bu koleksiyon oluşmuştur. Koleksiyonda dönemin en büyük fotoğraf ustaları veya fotoğrafhaneleri olarak yaklaşık 263 imza dikkat çekmektedir.

Diğer taraftan devlet büyükleri ve kütüphanelerine de hediye ettiği albümler de cabası.[25]

***

1889 Karaman’ı…

Koleksiyonda “Anadolu seyâhat yâdigârı” olarak vasıflandırılan 4 adet Karaman fotoğrafı yer alıyor. Fotoğraflar Fransız Léon Berger’e[26] ait.[27] 17×12 cm ebadındaki siyah-beyaz fotoğraflar; beyaz renkli kartona iliştirilmiş olup, paspartu[28] ölçüsü 30×22 cm’dir.

1. Fotoğraf: Karaman, eski şehir ve kalenin görünüşü [Karaman (vue de l’ancienne ville et de la forteresse.)[29]

Karaman Kalesi’nin XI. asrın sonlarında XII. asrın başlarında inşa edildiği düşünülmektedir. Kale; dış, orta ve iç kale olmak üzere iç içe üç surdan oluşuyordu. Bunlardan sadece höyük üzerinde yer alan iç kale sağlam olarak günümüze ulaşabilmiştir. Höyüğün etrafını dolaşan orta kale surlarının bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Selçuklular devrinde tadilat gören kale, Karamanoğulları döneminde tekrar yenilenmiştir. Osmanlılar 869 (1465) yılında iç kaleyi tekrardan onarmışlardır. Bu tadilatta; daha önce yıkılmış olan mâmurelerin kitâbeleri ve mîmarî parçaları kalenin beden duvarlarında gelişi güzel kullanılmıştır. İç kale Bronz, Roma ve Bizans çağlarına ait izler taşımaktadır. Dördü yuvarlak beşi dört köşe olmak üzere dokuz kuleden oluşmaktadır.

Söz konusu fotoğraf, zamana yenik düşmüş bu tarih bergüzârının içler acısı hâlini gözler önüne sermektedir. Az değil, inşasının üzerinden 8 asırlık bir zaman geçmiştir. Evet, Evliyâ Çelebi’nin[30] sahranın ortasında üç kat şeddad yapısı gibi sağlam dediği kal’adan bir eser yok. Aynı vaziyet, etrafındaki binalar içinde geçerli. Metruk bir hâldeler. Kabristan ise bakımsızlığı ile dikkati çekiyor, ihata duvarları yıkılmış.

2. Fotoğraf: Karaman, kalenin üzerinden şehrin görünüşü [Karaman (vue de la ville price du haut de la forteresse.)][31]

1889 Karaman’ında toprak damlı evler, ağaçlar ve ihata duvarları dikkatleri çekiyor. Yakın plânda sağlı sollu iki minare. En büyük şanssızlığımız fotoğrafın net olmaması.

3. Fotoğraf: Karaman, Eski Hâtuniye Câmi-i Şerifi’nin kapısı şimdiki halde mektep olduğundan mekteplilerin resmi [Karaman (porle de l’ancienne mosquée “Katounié” présentement école_ types d’écotiers.][32]

Burada Hâtuniye’nin eskiden câmi olduğu ifade ediliyor. Hâtuniye veya Melek Hâtun medrese olup, eskiden câmi-i şerif değildi. Bunu Fatih Sultan Mehmed Han’ın, 872 (1467) yılında -Karaman’ı sınırları içerisine aldıktan 9 sene sonra- Mevlânâ Muslih’üddin’e yaptırdığı Karaman Eyâleti İl Yazıcı Defteri’nde 7. sırasındaki kayıt teyid etmektedir. 27 numaralı Karaman Ahkâm Defteri’nin 82. sayfasında Hâtuniye Medresesi’nden müderrislerinin aldığı maaşa göre “yirmili medrese” statüsünde bahsedilmektedir. Hâtuniye Medresesi’nin ana eyvanı mescid[33] olarak kullanılıyordu. Ayrıca medreselerde cemâatle namaz kılındığı da bir vakıadır.[34]

Medrese XIX. asrın sonlarına doğru bir mahalle mektebi hâline gelmişti. Bir mektep hocasının adından müphem buraya “Macar Hoca Mektebi” de denilmiştir. 1341 (1922) yılında da sıbyan mektebi olarak hizmet vermiştir.[35]

Berger’in Hâtuniye’den medrese olarak değil, câmi-i şerif olarak bahsetmesi bu bilgiyi membaından almadığı, kulaktan dolma bir bilgiye itibar ettiğini düşündürmektedir.

4. Fotoğraf: Karaman, Hâcı Bey Câmi-i Şerifi’nin önünde Reji müfettişleriyle kolcular [Karaman (inspecteurs de la Regie et coldjis devant la porle de la mosquiée de Hadji Bey.)][36]

Hâcı Bey mi, Hâcı Beyler mi?

Bu hususta merhum Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı, câmi kitâbesindeki “Beyler”[37] kelimesinin “Beylerbeyi” kelimesinin kısaltılmış hâli olduğunu ifade etmektedir. Konyalı, bunu Şahrûh Çeşmesi’nin[38] üstünde bulunan başka bir mâmurenin kitâbesi[39] ile ilişkilendirerek açıklamıştır. Câmii ve diğer mâmurenin banisinin Mısır hükümdarı En-Nâsr’ın[40] Karaman’da nâibi Beylerbeyi Seyfüddin Hâcı Abdülhamid olduğu neticesine varmıştır. Karamanoğlu Alâeddin Bey’in[41] hükümdarlığında Mısırlılarla iyi münasebetler kurmuşlardır. Onların üstün hâkimiyetini kabul etmişlerdir. Ayrıca kitâbe Arapça gramerine uymamaktadır. Her iki kitâbede de Mısır kitâbelerinin edâsı ve ifâdesi hâkimdir.[42]

Berger’in Hâcı Beyler Câmi-i Şerifi’nin önünde Reji müfettişleriyle kolcuları görüntülemesi bakımsız ve metruk bir hâldeki câmiin aslı hüviyetinin haricinde[43] Reji İdâresine ait depo veya idâre yeri olarak mı istimal edildiği suâlini akla getirmektedir.

Fransızca “régie” kelimesinden dilimize geçen “reji” kelimesi, tütün[44] ve bazen tuz işlerini kontrol altında bulunduran idâre-i inhisariye (tekel idâresi) için kullanılmıştır. 

Osmanlı dış borçlarına[45] karşılık olmak üzere, alacaklılar gözlerini tütüne dikerler.[46] Sadece tekeline değil bunun yanında öşrüne de. Böylelikle Fransız alacaklılarının teşebbüsü ile tütün tekelini işletmek amacıyla Reji İdâresi kurulur.[47]

Böylece elde edilen tütün gelirlerinin %35’i Düyûn-ı Umûmiye, %30’ı Osmanlı Hükûmeti ve %35’i Reji İdâresine terk edilecekti. Bu şirket kâr elde ederek gelirini arttırdığında Osmanlı Devleti’nin de geliri artacaktı. Ancak bu kâğıt üzerinde kalmış, tatbikata dönüşmemiştir. Plânlandığı gibi zamanla çok büyük gelirler elde eden Reji İdâresi, işletmelerden elde ettiği kârı, resmîyette gizlemiştir.

Kendisine tanınan imtiyazları kötüye kullanan idâre, tütün müstahsillerine ruhsatnâme verilmesi hususunda bile her türlü zorluğu çıkartmıştır.

Reji uygulamaları müstahsili kaçak tütün üretmeye zorladığı gibi tüketiciyi de kaçak tütün tüketimine mecbur bırakmıştır. Tüketicilere göre Reji kalitesiz tütün üretiyor ve bu tütünü eksik gramajla satıyordu. Velhasıl, kaçak tütün şirketin tütününe göre daha kaliteli, güvenilir ve ucuz idi.

Reji şirketi, tarlasına izinsiz tütün ekimi yapan çiftçi, dükkânında kaçak tütün bulunduran tütün bayisi, tütününü ruhsatsız nakleden çiftçi, tüccar ya da nakliyeci, tarlasına izinsiz ektiği tütünü kendisi pazarlayan müstahsil ve kaçakçılıklarla mücadele etmeyi esas edinmiştir. İdâre, işlediği tütünden çok, baskı, zulüm ve çektirdiği acılarla hatırlanmaktadır.

1889 yılında Konya Duhan (Tütün) Reji Nezâreti’ne[48] bağlı Lârende nâm-ı diğer Karaman Müdîriyetinde; Konstantinidis Efendi[49] müdür olarak vazife yapıyordu. Reji Sandık ve Mahzen Emîni ise Zafiru Pulos Efendi idi. Rejinin Ereğli memuru Parsah Efendi ve Karapınar memuru ise Yuvakim Efendi idi.[50] Reji İdâresi vazifelilerinin Gayrimüslim tebadan teşkil edilmesi dikkat çekicidir.

Aman Kolcu!

İdâre, tütün denetimini “kolculuk” sistemiyle gerçekleştiriyordu. Kolcular daha önceleri rüsumat idârelerinde ve Düyûn-ı Umûmiyede, gümrüklerde güvenlik ya da kontrol amaçlı kullanılan görevlilerdi. Reji ile birlikte kullanım sahaları daha da genişlemiş,  gayrimüslim tebaadan oluşan ve hapishaneden çıkmış zanlılardan veya eşkıyalardan seçildiği de olmuştur. Kaçak takibinde ipin ucunu kaçıran Reji kolcuları, halkın zihninde menfi bir yer edinmişlerdir.[51] Kolcuların keyfî davranışlarının yanı sıra, asli görevlerini de yapmayı ihmal etmemişlerdir. Çünkü Reji İdâresi “ayıngacılara fırsat vermemeyi” çok önemsemiş ve kolculara tütün kaçakçılığını engellemeleri için dönemin tüm imkânlarını sunmuşlardır.

Evet, Berger’in Karaman ile ilgili bu 4 fotoğraf ile iktifa etmesi dikkat çekicidir.[52] Kaleyi uzaktan görüntülemiş, kale üzerinden Karaman’ı temaşa eylemiş. Hâcı Beyler Câmii’ne -Reji İdâresiyle ilgisinden-giderken Hâtuniye’de faaliyet gösteren mahalle mektebi ilgisini çekmiş olmalıdır. Hemen yakınındaki Mâder-i Mevlânâ Câmi-i Şerifi’yle (Aktekke) bile ilgilenmediği ortaya çıkmaktadır. Konya ziyaretinde Mevlânâ Câmi-i Şerifi de dikkatini çekmemiştir.[53] Diğer âbideleri ise saymıyoruz.

Her şey bir yana bu fotoğrafların intikalinde canını ortaya koyan bir kahramandan bahsetmeden geçmeyelim. Kalkandelenli Sabri Bey’den.[54]

Sultan Abdülhamid Han’ın 14 Nisan 1325 (27 Nisan 1909) tarihinde hal’inden sonra Yıldız Sarayı yağma edilmeye başlanır. Sabri Bey kütüphanedeki en değerli yazmaları, mücevherli ciltleri ve diğer kıymetli kitapları korumak için kitapları evinde saklamayı uygun görür. Fakat 50 bin cilt kitabın eve taşınması mümkün olmayacaktır, yağmacılar kütüphaneye dadanınca Sabri Bey çok önemli bir karar verir ve “Benim cesedimi çiğnemeden kimse içeri giremez” der. Hem yağmacı askerler, hem de Sabri Bey Rumeli’nin Kalkandelen bölgesinden olmaları sayesinde Ser-hâfızı kütüb yağmacılara kendi şiveleriyle konuşur. Bu hitaptan sonra yağmacılar, kütüphane kapısından geri çekilir. Sabri Bey’in bu müdafaası olmasaydı, bu albümler de bugüne ulaşamayacaktı.

Evet, elimizde 4 yâdigâr fotoğraf var. Geçmiş zaman olur ki, hayali cihân değer.

Uğur ERKÂN.

______________________________________________________________________________

[1] Abdü’l-Ḥamīd-i Sânî (21 Eylül 1842 – 10 Şubat 1918); 34. Osmanlı padişahı. 31 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909 tarihleri arasında hüküm sürmüş ve devlette mutlak hâkimiyet sağlayan son sultandır. 

[2] Çalışma; “dijital çekimler” ve “kataloglama” olmak üzere 2 aşamada gerçekleştirildi. Nadir Eserler Kütüphanesi’ne reprodüksiyon masası ve ışık sistemini kuruldu. Fotoğrafı çekilecek eserler, mikro fiber anti statik bir bez ile silindi. Bu arada nano teknolojik çok ince kıllı özel fırçalar ile toz alma işlemi gerçekleştirildi. Bu işlemden sonra da iş istasyonu bilgisayar üzerinde çekilen fotoğrafların sayfa numaraları, renk netlikleri, beyaz dengeleri, sayfa boşlukları ve kenar biyeleri tek tek kontrol edildi. Görüntüler son bir kontrolden sonra onaylandı ve 3 farklı formatta görüntü çıktıları alındı. Network sisteminden yedekleme ünitelerine ve bulut teknolojisine aktarılarak arşivlendi. Yaklaşık 1 yıl süren çalışmalarda fotoğrafların tek tek çekimi yapılırken toplamda 75 bin kare görüntü elde edilmiş oldu. (http://www.istanbul.edu.tr/tr/haber/19-yuzyilin-en-buyuk-gorsel-arsivi-ii-abdulhamid-hanin-yildiz-albumleri-dijital-ortamda- Erişim tarihi: 06.04.2020).

[3] Koleksiyon yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’nu değil, dünyanın çok uzak ülkelerini bile içine alan geniş bir yelpazeye sahip. Sultan II. Abdülhamid Han’ın teşhis ve tespit aracı olarak kullandığı fotoğraflar çok zengin bir çeşitlilik içeriyor. Amerika, Avrupa ile başta Japonya olmak üzere bazı Uzak Doğu ülkelerindeki şehir ve tabiat güzellikleri, sarayları, fabrikaları, gemi, silah ve çeşitli sanayi ürünleri, din ve devlet büyükleri, müze ve san’at eserleri kaydedildi.

[4] II. Abdülhamid Han, hem babası Sultan Abdülmecid Han ve amcası Sultan Abdülaziz Han’ın yaşadıkları dramatik olaylardan ötürü hem de denizden ve karadan kuşatılması kolay olduğu için Dolmabahçe Sarayı’nı terk ederek, tahta çıkmasının üzerinden geçen 7 aylık sürenin sonunda Yıldız Kasırlarına taşınmıştır. Bu dönemden sonra burası, “Yıldız Saray-ı Hümâyûnu” olarak anılmaya başlanmıştır. Yıldız bahçelerindeki ilk yapının III. Selim Han’ın validesi Mihrişah Sultan tarafından inşa ettirildiği bilinmektedir. Saray, II. Abdülhamid Han’ın her detayıyla özel olarak ilgilendiği bir saray külliyesi olarak yıldan yıla genişlemiş, yüzölçümü zaman içinde 500 bin metrekareyi bulmuştur. Binaların mîmarîsinde yer verilen modern ve sade anlayış, her bir birimin ayrı binalarda yer alması, Dolmabahçe Sarayı’nın iç içe bürokratik yapısının aksine padişahı devletin mutlak hâkimi olarak ayrı bir yere koyan ve hükümdar ile memurlar arasındaki mesafeyi korumayı hedefleyen bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu mîmarî anlayış, bir anlamda Topkapı Sarayı’ndaki gelenek ile benzerlik göstermektedir. Sarayı çevreleyen yüksek duvarlar ise padişahı ve ailesini gelebilecek tehditlere karşı korumanın bir yolu olarak yorumlanmaktadır. Devletin idârî merkezi olmanın yanında, bünyesindeki çini ve porselen fabrikası, marangozhane, kütüphane, basımevi, fotoğraf atölyesi, tiyatro, resim galerisi, ufak müzeler, müzik stüdyosu ve rasathane bulunması Yıldız Sarayı’nı bir kültür-san’at mekânı olarak nitelemeyi mümkün kılar. (https://www.millisaraylar.gov.tr/saraylar/yildiz-sarayi Erişim tarihi: 08.04.2020).

[5] Şehir panoramaları, adalar, kaleler, köprüler, karakollar, çeşmeler, camiler, türbeler, okullar, hastaneler, Osmanlı sarayları, köşkler ve kasırlar,  fabrikalar, gemiler, demiryolları, istasyonlar, sergiler, çiftlikler, haralar, saray mücevherleri, saray tiyatrosu, şehzade ve sultanlar, zabit ve yaverler, sportif gösteriler, törenler, yabancı devlet başkanlarının İstanbul ve Kudüs’ü ziyaretleri ile çeşitli kesimlerden grup fotoğrafları yer almıştır.

[6] Roger Bacon (1214-1292), İslâm yazmalarından öğrendiği “karanlık kutu”nun ayrıntılı bir tarifini yaptı.

[7] 1460 yılında Leon Battista Alberti (1404-1472) ve 1472 yılında Leonardo da Vinci (1452-1519) “karanlık kutu”dan yararlanarak cisimlerin görüntülerini yansıtmayı başarmışlardır. 1553 yılında Giovanni Battista Della Porta (1535–1615) “Magiea Naturalis Libri IV” adlı eserinde “karanlık kutu”yu etraflıca anlattı.

[8] 1568 yılında Danillo Barbaro (1514–1570), “karanlık kutu”nun ışık gören deliğine bir mercek yerleştirdi ve görüntü kalitesini belirgin bir biçimde artırdı.

[9] 1727 yılında Johann Heinrich Schulze (1687–1744) gümüş tuzlarının ışığa tutulunca değişikliğe uğramasının sebebinin ışık olduğunu açıkladı.

[10] 1777 yılında Carl Wilhelm Scheele (1742-1786), mavi ve mor ışınların kırmızı ışınlardan daha etkin olduklarını ispat etti.

[11] 1780 yılında Johan Kaspar Lavater (1741-1801), silüet makinesini buldu.

[12] 1813 yılında Joseph Nicéphore Niépce (1765–1833), ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başardı.

[13] 1826 yılında Niépce aynı işlemi “karanlık kutu”ya da uyguladı.

[14] Bir yaz günü çekilen haliograph yani “güneş çizimi” adını veren Niépce’nin fotoğrafında; bir kulübenin çatısı üzerindeki güvercin yuvasının bulanık görüntüsü yer alıyordu.

[15] 1839 yılında Fransız Bilim Akademisi, Louis Jacques Mandé Daguerre’un (1787-1851) metal bir plakaya kalıcı bir baskı yöntemi keşfettiğini duyurdu. Daguerre, Niépce’nin sekiz saatten uzun süren pozlama süresini 30 dakikanın altına indirmeyi başarmıştı.

[16] Hippolyte Bayard  (1801-1887) tarafından 1840’da çekilen “boğulmuş adam” portresi, ilk kağıt üzerine basılan direk pozitif bir fotoğraf oldu.

[17] 1895 yılında Wilhelm Conrad Röntgen (1845-1923), radyoaktif madde ve floresan plak kullanarak eşi Anna Bertha’nın yüzüklü elini çekti. Böylece “X ışını” yardımıyla canlı bedenin ilk fotoğrafını üretti. 

[18] Fransız Bilim Akademisi “daguerreotype” tekniğinin detaylarını duyurduğu 79 sayfalık Kılavuz büyük ilgi gördü. 1880’lerden sonra amatör fotoğrafçılığın hızla yayılması malzemelerin seri üretimini zorunlu kılmış, filmle birlikte makine çeşitleri çok artmıştır.

[19] Fotoğraf makinelerinin kitlelere satışına Haziran 1839’da Londra’da ve Ağustos’ta Paris’te başlamıştır. Önde objektif ve arkada buzlu camıyla iç içe geçen iki ahşap kutudan oluşan “daguerrcotype” tekniğiyle çalışan bu ilk fotoğraf makineleri iyot ve cıva kapları, ispirto ocağı ve eczalarıyla 50 kg ağırlığındaydı. İlk objektiflerde odak uzaklığının çapa oranı f. 14 ya da 16’ydı. Bu nedenle pozlama süresi uzuyor ve portre çekilemiyordu. 1900’lerde ABD ve İngiltere’de her 10 kişiden birinin fotoğraf makinesi vardı ama küçük makinelerin gelişmesi ancak 1924’te sağlanabilmiştir.

[20] Takvîm-i Vekāyi‘; Osmanlı Devleti’nin ilk resmî gazetesi. Birinci sayısı 25 Cemâziyelevvel 1247’de (1 Kasım 1831) Türkçe olarak yayımlanmış, çok düzenli olmasa bile daha sonraki dönemlerde başta Fransızca olmak üzere diğer dillerde de nüshaları neşredilmiş, Avrupa’daki örneklerine uygun biçimde iç ve dış kamuoyunu daha düzenli ve hızlı şekilde bilgilendirmek amacıyla çıkarılmıştır. Yaklaşık 47 yıl süreyle aralıksız yayımlandıktan sonra 16 Mart 1878’de 2119. sayısını takiben yayımına 13 yıl ara verilmiştir. 26 Mart 1891’de başlayan ikinci dönem ise oldukça kısa sürmüş ve 16 Mayıs 1892’de 283. sayısıyla yayımı tekrar durmuştur. Üçüncü defa 28 Eylül 1908’de yayıma başlamıştır. Bu devresi İstanbul hükûmetinin ortadan kalkışına kadar (4 Kasım 1922) sürmüş ve 4 bin 608 sayı neşredilmiştir. (TDV İA, İstanbul: 2010, C. 39, s. 490-492).  

[21] Cerîde-i Havâdis; Vekāyi-i Mısriyye [1244(1828)] ve Takvîm-i Vekāyi‘den [1247 (1831)] sonra neşredilen üçüncü Türkçe gazetedir. Gazetenin sahibi, 1815 yılında İzmir’e gelip yerleşen, daha sonra İstanbul’a giderek ABD Sefâreti’nde kâtiplik yapan (1831-1833) ve ticaretle meşgul olan İngiliz William Churchill’dir. Gazete, 1 Cemâziyelâhir 1256’dan (31 Temmuz 1840) 24 Rebîülâhir 1281’e (26 Eylül 1864) kadar başlangıçta on günde bir, 139. sayısından itibaren [1259 (1843)] haftalık olarak toplam 1212 sayı neşredilmiştir. Cerîde-i Havâdis’in yayımı oğlu Alfred Churchill tarafından sürdürülmüş ve adı 1212. sayısından sonra “Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis” olmuştur. (TDV İA, İstanbul: 1993, C. 7, s. 406-407).  

[22] Fotoğraf makineleriyle birlikte seyyâhlar, Atina, Mısır, Filistin, Suriye ve Anadolu’yu gezmeye başladılar. 

[23] Mühendishane-i Berri Hümayun’da “camera obscura” 1805’ten beri kullanıyordu.( http://www.tarihhaber.net/osmanli-doneminde-fotograf/ Erişim tarihi: 09.04.2020) Osmanlı halkından olan Basile Kargopoulo ise stüdyosunu 1850’de açtı. Burada çok geniş bir gardırop oluşturdu, gençler türlü türlü kıyafetlerle fotoğraf çektiriyorlardı. Osmanlı’nın fotoğrafa duyduğu yoğun ilgi sonucu Carlo Naya, Pascal Sebah&Policarper Joaillier, Tancrede Dumas, Nikolai Andreomenos ve Rabach gibi sanatçılar da Pera’da stüdyo açtılar. İslâm’ın “resim yasağı”ndan dolayı, Müslüman bir vatandaşa ait ilk fotoğraf stüdyosu ancak 1910’da Rahmizâde Bahaeddin Bediz tarafından açıldı.

[24] Abdullah Kardeşler’in ve Vassilaki Kargopoula’nın resmî saray fotoğrafçıları olması zaten ülkede fotoğrafa gösterilen değeri gereğince yansıtıyor.

[25] “Washington’daki Millî Kongre Kütüphanesi’nde en ilgi çeken koleksiyonlardan biri de kırmızı deri kaplı, üzeri altın yaldız kakmalı 36 adet albümdür. Bu büyük boy albümlerin her birinin kapaklarında bir tarafında II. Sultan Abdülhamid Han’ın tuğrası ve “Es-Sultan İbni’s-Sultâni’sSultân El Gazî Abdülhamid Han-ı Sâni Hazretleri’nin taraf-ı eşref-i mülûkânelerinden, Memâlik-i Müctema-i Amerika Kütübhane-i Millîsi’ne ihdâ buyurmuştur. 1310” yazılıdır. Albümlerin öbür kapağında ise Osmanlı arması ve aynı yazının İngilizce’ye tercümesi vardır. Tarih olarak da 1310’un karşılığı 1893 yazılıdır. Bütün bunlar altın kakmalıdır. Sultan Hamid’in emriyle hazırlanmış, Türkiye’deki eğitim, sağlık, sanat, askerlik ve diğer çeşitli alanlarda yapılan fotoğraflarla tespit edilmiştir. Albümlerin her birinde yirmi ilâ kırk arası büyük boyda fotoğraf mevcuttur. Fotoğrafları, o zamanın en ünlü fotoğrafçılarından Abdullah Kardeşler ve Febüs, birkaç tanesini de Kurmay Albay Ali Rıza Bey çektirmiştir.” (Hatice Ürün, “Osmanlı’nın Son Sarayı: Yıldız”, İSMEK El Sanatları Dergisi, 2010, Sayı: 9, s. 100-101).

[26] Léon Berger; binbaşı rütbesiyle Fransa’nın ateşemiliteri olarak İstanbul’da bulundu. “Commandant (Kumandan) Berger” sert mizaçlı ve disiplinli bir askerdi. Türkiye’deki Fransız silâh sanayiinin siparişlerine aracılık yaptı. Fransız tahvil sahibi temsilcisi sıfatı ile 1877 yılında âzâ olarak girdiği Düyûn-u Umûmiye İdâre Meclisi’nde, 1896’da reisliğine kadar yükseldi. 1901 Haziranında Anadolu Şirketi Meclisi İdâresi’ne intihap olundu. İzmir-Kasaba ve Selanik – İstanbul demiryollarını temsil etti. Vefatına kadar Anadolu Şirketi menafîinin kuvvetli bir müdafii oldu. (Donald C. Blaisdel, European Financial Control In The Ottoman Emprire (Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa Malî Kontrolü), Tercüme eden: Hazım Atıf, s. 1504, 1506; Birgül Ayman Güler, “Yönetimde Özerklik Sorunu: Duyunu Umumiyei Osmanlı Meclisi İdâresi 1881–1948”, s. 119).

[27] Rütbeli bir subay olması ve Düyûn-ı Umûmiye İdâre Meclisi’ndeki üst düzey görevi sebebiyle Berger’in fotoğrafları kendisinin çekme ihtimâli düşüktür. Bu ihtimâlden yola çıkarak, 3. ve 4. fotoğraf karelerinde yer alan Osmanlı vatandaşı kıyafetli zâtın Berger olma ihtimali üzerinde durabiliriz.

[28] Fotoğrafları çerçevelemek için içi oyularak kullanılan kâğıt ya da benzeri malzeme.

[29] (Yerel Yer Numarası: NEKYA90803/20) “Konu” olarak; “Kaleler, Karaman (Türkiye)”, “Medeniyet, Karaman (Türkiye)” ve “Mezarlıklar, Karaman (Türkiye)”  şeklinde 3 başlıkta; “Coğrafi Konu” olarak da “Karaman (Türkiye), Binalar, yapılar vb.” ve “Karaman (Türkiye), Mimari” şeklinde 2 başlıkta kataloglanmıştır. Görüntünün elektronik erişimi ise http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/FOTOGRAF/90803—0020.jpg  adresinde yer alıyor.

[30] Ünlü Seyyâh Evliyâ Çelebî [1020 (1611)- 1095 (1684)?]; 1058 (1648) yılında Dâr-i Eman (güven yeri) olarak ifâde ettiği Karaman’ı ziyaret etmiştir.

[31] (Yerel Yer Numarası: NEKYA90803/21) “Konu” olarak; “Kaleler, Karaman (Türkiye)” ve “Medeniyet, Karaman (Türkiye)” şeklinde 2 başlıkta; “Coğrafi Konu” olarak da “Karaman (Türkiye) Binalar, yapılar vb.” ve “Karaman (Türkiye), Mimari” şeklinde 2 başlıkta kataloglanmıştır. Görüntünün elektronik erişimi ise http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/FOTOGRAF/90803—0021.jpg adresinde yer alıyor.

[32] (Yerel Yer Numarası: NEKYA90803/22) “Kurum Konusu” olarak; “Hatuniye Camii (Karaman, Türkiye)” ve “Hatuniye Medresesi (Karaman, Türkiye)” şeklinde 2 başlıkta; “Konu” olarak; “Medeniyet, Karaman (Türkiye)”, “Öğrenciler, Eğitim” ve “Okullar, Karaman (Türkiye)” olmak üzere 3 başlıkta; “Coğrafi Konu” olarak da “Karaman (Türkiye), Binalar, yapılar vb.” ve “Karaman (Türkiye), Mimari” şeklinde 2 başlıkta kataloglanmıştır. Görüntünün elektronik erişimi ise http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/FOTOGRAF/90803—0022.jpg adresinde yer alıyor.

[33] Osman Nuri Dülgerler, Karamanoğulları Dönemi Mimarisi, Ankara: 2006, s. 113.

[34] “Mûsâ Bey Medresesi ve diğer medreselerin hepsinde cemâatle namaz kılınır.” (İbrahim Hakkı Konyalı, Âbideleri ve Kitâbeleri İle Karaman Tarihi Ermenek ve Mut Âbideleri, İstanbul: 1967, s. 27).

[35] Konyalı, a.g.e., s. 474; Sapancalı H. Hüsnü, Karaman Ahval-i İçtimâiyye Coğrafiyye ve Tarihiyyesi, Birinci Kitap, (1338 R./ 1922 M.), (hzl: Dr. İbrahim Güler), Ankara: 1993, s. 86.

[36] (Yerel Yer Numarası: NEKYA90803/23) “Kurum Konusu” olarak; “Hacı Bey Camii (Karaman, Türkiye)” şeklinde 1 başlıkta; “Konu” olarak; “Camiler (Karaman, Türkiye)”, “Memurlar ve çalışanlar (Karaman, Türkiye)” ve “Müfettişler” olmak üzere 3 başlıkta; “Coğrafi Konu” olarak da “Karaman (Türkiye) Binalar, yapılar v.b.” ve “Karaman (Türkiye) Mimari” şeklinde 2 başlıkta kataloglanmıştır. Görüntünün elektronik erişimi ise http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/FOTOGRAF/90803—0023.jpg adresinde yer alıyor.

[37] “Mescidler Allah içindir. Allah’tan başka Tanrı kabul etmeyiniz.!., Bu mübârek câmii 757 yılında devlet sâhibi En-Nâsr’ın nâiblerinden biri olan Büyük Emir Seyf-ed-din Hacıbeyler yaptırmıştır. Allah o devlet sâhibinin yardımcılarını azîz etsin.” (Konyalı, a.g.e, s. 296).

[38] “Şahrûh Çeşmesi, Gazidükkân mahallesinde La’l Hamamı yakınında iki yolun tam başındadır. …Kitâbesinin başka bir yapıya aid olması ihtimali vardır. Zâten hemen yol aşırı sağında Şahruh Câmii ve tam karşısında Şahruh Medresesi vardı. Bunlar son yıllarda satılmış yerlerine ev yapılmıştır…” (Konyalı, a.g.e., s. 644).

[39] Kitâbenin Türkçe tercümesi “Bu mübârek mâîmurenin yapılmasını 777 yılı Rebiülâhir ayında Alâ-ed-din’in Mirâvı (Su nâzırı)- Allah gölgesini devamlı kılsın- En-Nâsır’ın Atabeyi bilgin adil Beylerbeyi Hâcı Abd (El-Hamid) emretti.” şeklindedir.

[40] En-Nâsır Nâsırüddin Hasan; Mısır Türk Kölemen hükümdarlarından. Birinci defasında 755’ten (1354) 766 (1364) kadar, ikinci defasında 766’dan (1366) 787’ye (1387) kadar hükümdarlık yaptı.

[41] Karamanoğlu Alâeddin Bey [743  (1343)-800 (1398)]; Karaman Bey’in torunu Halil Bey’in oğludur. Babası gibi tahsilli bir hükümdardı.  763-800 (1361-1398) yılları arasında tahtta kaldı. Şair Yârcânî’ye Şehnâme tarzındaki Karamannâme’yi yazdıran odur. Kaybolmuş olan bu eserin bazı ilâveler yapılarak mensur tarzda Şikârî tarafından Türkçe’ye tercüme edildiği bilinmektedir. Şikârî’nin ona “Ebü’l-feth” denildiğine dair sözleri (Karaman Tarihi, s. 61, 107) kitâbelerce de doğrulanmaktadır. (TDV İA, İstanbul: 1989, C. II, s. 321-323).

[42] Konyalı, a.g.e, s. 298, 644.

[43] 13 Ekim 1943 tarihinde câmii tetkik eden İbrahim Hakkı Konyalı,  üstü çökmüş harap bir hâlde olduğunu, sonra 1951 yılında tâmir ettirilerek “Karaman Halk Kütüphanesi” hâline getirildiğini kaydetmektedir. 1989 yılında tekrar câmi hâline getirilmiştir.

[44] Tütün, Osmanlı ülkesine ise, XVI. asrın nihayetinde İngilizler tarafından getirilmiştir. İlk dönemlerde yasaklanması yolunda girişimlerde bulunulmasına rağmen (Zeki Salih, Türkiye’de Tütün, Ziraat Zanaat ve Ticareti, İstanbul: 1928, s. 13-14.) tütünün kullanımı Osmanlı Devleti’nde hızla yayılmış ve ilerleyen dönemlerde önemli bir tarım ürünü ve devlet içinde önemli gelir kaynaklarından birisi haline gelmiştir. (Metin Ünal, “Tütünün Dört Yüz Yılı” Tütün Kitabı, Ed. Emine Gürsoy Naskali, İstanbul: 2007, s. 23-25; Tiğinçe Oktar, “Osmanlı Devleti’nde Reji Şirketi’nin Kurulmasından Sonraki Gelişmeler”, Tütün Kitabı. Ed. Emine Gürsoy Naskali, İstanbul: 2007, s. 45-46).

[45] Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu dış ticaret anlaşmaları ülkeye giren sermaye miktarını günden güne arttırmıştır. Bu dönem süresince ülkeye giren yabancı yatırımlar ağırlıklı olarak, devlet borçlarında ve karşılıklı ticareti geliştirmeyi amaçlayan altyapı yatırımlarında yoğunlaşmıştır. Öte yandan bu dönemde özellikle askerî harcamalar ve saray harcamalarındaki artışlar ile Kırım Savaşı’nın giderleri bütçenin açık vermesine yol açmıştır. Bütçe açıklarını kapatmak için 1854 yılında ilk dış borç alınmış ve borç alma süreci uzun yıllar devam etmiştir. Osmanlı Bankası’nın 1863 tarihinde kurulmasıyla birlikte devletin para basma yetkisi bu bankaya verilmiştir. Osmanlı Bankası birçok yabancı sermaye yatırımına ortak olmuş ve özellikle Fransız sermayesinin çıkarlarına hizmet eden bir tutum içinde olmuştur. Osmanlı Devleti 1876 yılında borçlarını ödeyemez duruma gelmiş ve borç ödemelerini durdurduğunu ilân ederek bir anlamda malî iflasını ilân etmiştir. Bunun sonucu 1881 yılında Düyûn-u Umûmiye İdâresi kurulmuş ve bu tarihten sonra (1881-1914) Osmanlı Bankası’nın etkinliği daha da artmıştır. (Abdunnur Yıldız, “Osmanlı Devleti’nde Dış Borçlanmasında Osmanlı Bankası’nın Rolü ve Önemi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Bahar-2011, C. X, Sayı: 36, s. 318, 328).

[46] 20 Aralık 1881’de imzalanan Muharrem Kararnâmesi’nin 9. maddesi gereği tütün tekelinin yanında öşrünün tahsili de Düyûn-ı Umûmiye İdâresine bırakıldı. Kararnâmenin aynı maddesinde tütün tekelinin, bu idarece işletebileceği gibi idarenin tütün tekelini üçüncü şahsa da ihale etme hakkı vardı.

[47] 14 Nisan 1884’te faaliyete geçen Reji İdâresi; “şterekü’l Menfaa İnhisar-ı Duhan-ı Devlet-i Âliye-i Osmâniye” ya da “Memâlik-i Şahane Duhanları Müşterekü’l Menfaa Reji İdaresi” isimleriyle de anılmıştır. İdâre, ilk imtiyaz dönemi olan 1883-1913 arasında 30 yıl ve ikinci imtiyaz dönemi olan 1913-1925 yılları arası 12 yıl olmak üzere toplamda 42 yıl Osmanlı Devleti ve ilk yıllarında olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nde tütün işletmecisi olarak faaliyet göstermiştir. (Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi (1500 – 1914), İstanbul: 2005, s. 232; Erdoğan Keskinkılıç, “Reji İdaresi ve Kuruluşu”, Akademik Araştırmalar Dergisi, Yıl 2000, Sayı: 4-5, s. 657, 658).

[48] Umûm (genel) müdürlüğe bağlı bölge müdürlüğü.

[49] Müdürlük vazifesini Altun Top Efendi’den 1889 yılında devraldı. 1892 yılında müdüriyet koltuğunda Mösyö Mil oturuyordu. (Yusuf Yıldırım, Karaman 150 Yıl Öncesine Bir Bakış, İstanbul: 2018, s. 117, 119).

[50] Yıldırım, a.g.e., s. 118.

[51] “Ayıngacı” adı verilen tütün kaçakçılarıyla kolcu kuvvetlerinin arasında cereyan eden çatışmalarda her iki tarafta dâhil olmak üzere 50-60 bin civarında insan ölmüştür. (Salih Zeki, Tütün, İstanbul: 1928, s. 16-17; Hüseyin Avni Sanda, Yarım Müstemlike Tarihi, İstanbul: 1932, s. 40.) “…Bir köylü bir idarenin tekelinde olan kendi yetiştirdiği tütünden ‘yarım okka bir yana saklayayım’ dese Reji kolcusu tarafından alnından küt diye vurulurdu.” (Niyazi Berkes, İki Yüz Yıldır Neden Bocalıyoruz, İstanbul: 1997, C. I, s. 52)  Ayrıca, o dönemde Reji kolcularının üzerinde bir tabaka tütün buldukları kişiyi doğruca Reji nezaretine atıyorlardı.

[52] Albümde Berger’in imzasını taşıyan 38 fotoğraf bulunmaktadır. Bunlar: Adana (2), Ankara (4), Çanakkale (3), Eskişehir (4), İzmir (2), Karaman (4), Konya (7), Kütahya (4), Mersin (2), Rodos (4), Sakız (1) ve Midilli (1).

[53] Berger’in Konya fotoğrafları: Alâeddin Câmi-i Şerifiyle sarayın harabeleri; Âsâr-ı atîka harabe cami-i şerif kapısı; Güherçile ocağı; İnce Câmi-i Şerifi; Şehrin caddesinin görünüşü; Şehrin şark ciheti ve Zıvarık Tuzlu Çöl’de Sultan Murad-ı Sani tarafından inşa olunan bir han kapısı.

[54] Sabri Kalkandelenli [1279 (1862)- 8 Nisan 1943];  Kalkandelenli Nakşibendî Şeyhi Mustafa Ruhî Efendi’nin mahdumudur. İlk eğitimine babasının yanında başladı ve ilk gençlik yıllarında babasıyla birlikte Sırp ve Rus harplerine katıldı. Padişah II. Abdülhamid Han’ın, pederi Mustafa Ruhî Efendi’yi saraya davet etmesi üzerine 1297 (1881) yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a taşındı. Burada şehzadegan mektebinde üç yıl tahsil gördü. 1 Mart 1304 (1888) tarihinde 800 kuruş maaşla Yıldız Sarayı’na Kitâbî-i Şehriyarî ve Ser-hâfız-ı Kütüp olarak girmiştir. Sabri Bey, vazifesinde titiz bir memurdu. Padişah dahi kitap istese muhakkak makbuz alırdı. Büyük bir titizlikle basılmış fişlerin üstünde ‘Kütüphane-i Hümâyûn-i Cenâb-ı mülâkânede mevcut âsâr-ı müellifenin tedkikıne mahsustur’ yazılır. Sonra kitabın hüviyetini büyük bir titizlikle belirtecek kitabın adı, yazarı, basıldığı veya yazıldığı tarih, sayfa ve satır numarası, hangi dilde, hangi bilim kolunda olduğu vs…yazılıdır. Yıldız Kütüphanesi’nin Darülfünun’a devredilmesinden sonra, “Yıldız Derlemesi”yle ilgilenmek üzere müdür vekili olarak görevine 1928 yılına devam etmiştir. Ondan sonra 1932 yılında emekli oluncaya kadar İstanbul Kütüphaneleri Tasnif Hey’eti Üyesi olarak çalıştı. Sabri Bey’in mahdumu Nureddin Kalkandelen [1318 (1902)-1974] üniversite kütüphanesinde yıllar sonra 3. müdür olarak atanmıştır. (Bedii Nuri Şehsuvaroğlu, “Nurettin Kalkandelen”, Türk Kütüphaneciliği Dergisi, C. 24, Sayı: 4 (1975), s. 333; Ürün, a.g.m., s. 101).