Karaman’da İlk İhtifâl

Yazıhânesine girdiğinde masasının üzerinde Karaman damgalı bir zarf dikkatini çekti. Zarftan çıkan dâvetiye,[1] “Mâder-i Mevlânâ günü” içindi.

Memnuniyet ve tehalükle icâbet eylediğimiz bu dâvet vâki olmasa dahi biz oraya gitmeye mecbur idik.”[2] diyecekti.[3] Mevlevîliğin[4] sadece muhibbi değil, Mevlânâ’nın da neseben evlâdı idi.[5]

Mevlâna’nın sedefi, Mâder-i sultân orada medfûn idi. Mevlevîliğin kökü Karaman’daydı. Moğol istilâsı dolayısıyla hicret eden Sultan-ül-Ülemâ, 12 yaşında olan Mevlânâ ile Karaman’a gelmiş, Gevher Hatun’la burada evlenmiş, Mevlevî âdâp ve erkânını vaz’eden oğlu Sultân Veled’de burada doğmuştu. Selçuklu hükümdarı Alâeddîn Keykubad, Sultân’ül-Ulemâ’yı Konya’ya dâvet etmemiş olsaydı, bu ruhanî güneş nûrunu Karaman’dan yayacaktı.[6]

Dâvetiye programına şöyle bir göz gezdirdi.[7] Abdurrahman Hoca[8] ile Karaman Turizm ve Eski Eserleri Koruma Derneği Başkanı Avukat Baha Bey’in[9] suretleri gözünün önüne geldi. Hafif tebessüm etti. Anlaşılan o ki bu ikilinin baş döndürücü faaliyetlerine yeni Kaymakam Şerafettin Bey de[10] katılmıştı. Onların eski Türk payitahtını târihine lâyık bir hale getirmek için cân ü baş ile çalıştıklarını biliyordu. Taşıyla toprağıyla, duvarıyla avlusuyla, suyuyla havasıyla muazzam bir tarihi sinesinde barındıran bu şehri, hakkı olduğu ön safa geçirmek için geceyi gündüze katıyorlardı:

 “Bir şehir tasavvur ediniz ki kuruluşu asırlarla tespit edilemeyecek kadar eskidir. Milâttan 1300 sene evvel Hititlerin devrinde burası bir ticaret şehri ve askerî merkezi olmuş, ondan sonra muhtelif devletlerin eline geçmiş, tarihin acı sillelerini istilâlarla, tatlı demlerini istiklâl zaferleriyle tatmış, Haçlı ordularının tahribatına uğramış, hattâ Alman İmparatoru “Kızıl Sakal Frederik”i Karaman’ın (Göksu) çayı, ülkesinin intikamını onu boğup öldürmekle almış.

Karaman’ın asıl mücadelesi, Karamanoğulları devrinde istiklâlini kaybetmemek için Osmanlı Türkleri ile olmuştur. Ben Osmanlı Türkü olduğum için bu mücadelede elbette Orhanların Murad’ların, Yıldırım’ların, Fatih’lerin muvaffakiyetlerini gurur ve fahr ile karşılarım, fakat Nur Sofu’ların, Kerimüddîn’lerin, Mehmet Beylerin sebat ve azimlerinin de hayranı olmaktan kendimi menedemem.

Fatih’e:

Benimle saltanat lâfın edermiş ol Karamanî

Eğer fırsat bulur isem karâ yere karam âni

Dedirten bu değerli prensler, Osmanoğullarının kılıncına dayanamamışlar ve 1483’te Karamanoğlu Kâsım Bey’in ölümü ile bu devlet sona eriyor.

Şimdi karşımızda camileri, kaleleri, çeşmeleri, medreseleri, külliyeleri türbeleri ile koskoca bir tarih kitabı duruyor, ne yazık ki kitabın cildi bozulmuş, sayfaları dağılmış, yapraklarını güveler yemiş… Fakat yine de ondan mâziyi okuyabiliyoruz.”

Karaman’a büyük bir otokarla gelmişlerdi. Evvelâ Mevlânâ’nın validesi Mü’mine Hatun’un türbesinin bulunduğu câmiye gittiler.

Camiin asıl ismi “Aktekke”dir. 1371’de Karaman hükümdarı Alâaddîn Bey tarafından yaptırılmış. Evvelce hem cami, hem de Mevlevî dergâhı imiş. Mü’mine Hatun’un sandukası sözde bir şebeke içindedir. Eyüp oyuncakçılarının oymalarını andıran bu sanatsız kafes Mevlânâ’nın valdesine lâyık değildir. Buraya hiç olmazsa som cevizden san’atlı bir şebke konulmalıdır. Hele bâzı yerleri çarpılmış kaba motiflerin üzerine iple takılmış bir mukavvaya ‘Mevlana’nın valdesi Belh Emîri Rükneddîn’ in kızı Mü’mine Hatun’ meâlindeki yazı hürmetsizlik denilecek kadar kaba ve çirkindir. Bereket versin kaymakam bey bunların düzeleceğini söyledi.

Mâder-i Mevlânâ’dan sonra lokantaya gidildi, öğle yemeği yenildi. İhtifalin yapılacağı Yeni Sinema[11] onları bekliyordu.

Salon hıncahınç doluydu, kadınların yanlarında çocuklarını da getirmeleri onu bir an düşündürdü:

Viyaklamalar, ağlamalar başlarsa âyin gösterisinin ihtişamı bozulacaktı.

Konya’da çocuklar salona alınmıyordu. Karaman’ın bir ayrıcalığı vardı. “Çocukların salona alınmamaları da muvafık değildi. Çünkü Mevlânâ’nın annesinin şehrinde idik. O, mânen bütün çocukların da annesi idi.

Konuşmalar başladı. Salonda çıt yoktu. Onun ifadesiyle “Miniminiler kara kara gözlerini açmışlar -bir şeyi anlamadıkları halde- ciddiyetle dinliyorlardı.

Kaymakam bey hoş geldiniz diyerek salonu selâmladı. Abdurrahman Erdal Hoca’nın takdimiyle, Dernek Başkanı Avukat Baha Bey’in açılış konuşmasını; Kemâl Edip Bey[12], Rüştü Bey[13] ve Abdülbâki Hoca’nın[14] harikulâde hitâpları takip etti. Gölpınarlı’nın analığı ve analığın büyüklüğünü âyetlerle, hadîslerle izah eden bu konuşması iki sene evvel yine Karaman’da “Cennet anaların ayakları altındadır” hadîsi ile giriştiği konuşmayı hatırlattı. Kendisi de bu minvalde bir konuşma irâd etti.

Elinde nev rebâbı[15] ile Rebâbî Edip Bey[16] sahne aldı. Karamanlılar bu mûsikî âletini ve sesini ilk defa işittiler.

Salonda sessizlik…

Mutrib[17] ve semâzenler[18] şeyh postunu selâmlayıp, sahnedeki yerlerini aldılar. Şeyh Efendi de salona girdi, mutrib ve semâzenleri selâmlayıp posta oturdu.[19]

Na’t-hân ayakta.

Yâ habîballah, resûl-i hâlik-ı yektâ tüyî” sadası[20] yankılandı. Karamanlılar bu dâvûdî sese kulak kesildi.

Na’tı, kudüm darbları izledi. Bu sesle Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emri canlandırılmış oldu.

Sonra neyler üflendi.[21] Taksimden sonra Nâyi Dede Sâlih Efendi’nin[22] bestelediği “Isfahân Peşrevi”ni iliklerinde hissettiler.

Peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sahneye sağdan sola doğru dâirevî bir yürüyüşle giriş yaptılar.[23]

Sahnenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, sahneyi iki yarım daireye bölüyordu. Sahnenin sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, hatt-ı istivâya basmadan[24] ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçti. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya geldi. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş kestiler. Postun tam karşısında hatt-ı istivâ’nın sahneyi kestiği noktaya gelen derviş burada da baş kesti ve hatt-ı istivâya basmadan yürüyüşüne devam etti.Üçüncü devrin sonunda şeyh efendi posttaki yerini aldı.[25]

Kudümzenbaşı Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yaptı ve Mehmed Zekâî Dede’nin[26] bestelediği “Isfahân Âyini” çalınmaya başladı. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet alıp, semâya başladılar.[27]

Semânın her bölümü semâzenbaşı tarafından idâre ediliyordu. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek, intizâmı temin ediyordu.[28]

Dördüncü selâmın başlaması ile şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan semâya girdi. Postundan semâ meydanının ortasına kadar dönerek geldi ve yine dönerek postuna gitti.[29]

Bu arada son selâmın bitişiyle, Sâlim Bey’in[30] “Muhayyer Peşrevi” icrâ edildi. Sıra “Son Taksim”e geldi.[31]

Şeyhin posttaki yerini almasıyla “Son Taksim” de sona erdi ve Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okundu. Son duâlar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla âyin sona erdi. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler ve mutrib de şeyh postunu selâmlayıp sahneyi terk ettiler.[32]

Âyin gösterisi, Karamanlılar tarafından büyük bir alâka ile karşılandı.

Misafirlere Konya’ya hareketten evvel lokalde çay ikrâm edildi. Bütün dâvetlilere birer torba bulgurla bir kapalı kutu verildi. Naylon torbalardaki altın sarısı renginde meşhur “Karaman bulguru” göz alıyordu. Paket yapılan kutularda ise Karaman’ın meşhur susam helvası vardı.

Lokalde çay içerken Refi’î Cevad Bey’in yanına Öğretmen İbrahim ERGENEKON geldi. Karamanlı avcılarının selâmını sundu ve onu havalide “ceran” denilen dağ koçu (Muflon) avına dâvet etti. Ne zaman bir av dâvetine muhatap olsa hemen gençleşen Refi’î Cevad Bey, “hay hay” dedi. İstanbul’a varır varmaz Gündüz GARAN’a müjdeyi verecekti. Tekrar ziyâret etme ümidiyle Karaman’a vedâ etti.

1962 yılının ilk ihtifâl merâsimi 9 Aralık Pazar gecesi icrâ edilmiş, bunu Karaman’daki dahil 17 Aralık akşamına kadar 13 ihtifâl tâkip etmiştir.[33]

1986’dan itibaren ise törenlerin Karaman’dan başlatılıp Konya’da devam edilmesi kararlaştırılmıştır.[34]

Karaman vilâyet olduktan sonra Hz. Mevlânâ’nın Konya’ya uğurlanışı temsilî olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Karaman Mevlânâ’nın bir parçasıdır. Dahası Mevlânâ Karaman’ın ayrılmaz bir parçasıdır.  

Evet, ilkler her zaman özeldir.

Uğur ERKÂN

_____________________________________________________________________

[1] Karaman Turizm ve Eski Eserleri Koruma Derneği, 13 Aralık 1962 Perşembe günü Karaman’da “Mader-i Mevlâna Günü Programı” tertip ediyordu. (AĞAOĞLU, Yavuz Selim, Neyzen Selâmi Bertuğ’un Anılarından Belgelerle Hz. Mevlâna’yı Anma Törenlerinin Tarihçesi 1942-1974, Konya: 2013, s. 259).

[2] Milliyet Gazetesi, 18 Aralık 1962 tarihli nüshası, s. 3

[3] Mahmûd Refi’î Cevat ULUNAY [1306 (1890)-1968]: Gazeteci, yazar. İttihat ve Terâkkî dönemi ile Yüzellilikler arasında sürgün edildiği 1924-1938 arası hâricinde, vefâtına kadar Cumhuriyet döneminin en etkili gazeteci ve yazarları arasında yer almıştır. Tan (1939), Yedi Gün (1944), Hizmet, Yeni Sabah (1938-1953) ve Milliyet (1953-1968) gazetelerinde uzun yıllar mâzinin unutulmayan hâtıralarıyla tarihe ışık tutmuş kitap ve edebî bazı eserleri kültür hayatımıza kazandırmıştır.

[4] Mevlevîlik, tarih boyunca halk tabakalarından devlet adamlarına kadar toplumun her kesiminden insanların mânevî hayatı üzerinde etkili olmuş, birer güzel sanatlar akademisi gibi çalışan Mevlevî dergâhlarından birçok âlim, ârif ve kâmilin yanı sıra Türk kültür ve sanatının en önemli temsilcileri yetişmiştir. Klasik Türk mûsikisinin büyük bestekârlarından birçoğunun, şuarâ tezkirelerinde yer alan tarikat ehli 320 divan şairinden 220’sinin Mevlevî kökenli olması, bu tarikatın Türk san’at ve kültürüne yaptığı etkiye somut bir örnektir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara: 2004, Cilt 29, s. 468-475).

[5] Babası, Mevlânâ soyundan gelen eski Ankara valilerinden Alî Muhiddîn Paşa’dır [1298 (1873-1926]. Amcalarından Veled Çelebî İZBUDAK [1294 (1869)-1953] ise dönemin ünlü dil bilimci, şair ve yazarlarındandır. Kendisi, Mevlânâ soyundan gelen ve Bahâriye Şeyhi Hüseyin Fahreddîn Dede’ye [1279 (1854)-1911] intisap etmiştir. 4 Kasım 1968’de kalp krizi sonucu İstanbul’da hayatını kaybetmiş, vasiyeti üzerine Mevlânâ Türbesi karşındaki Üçler Mezarlığı’na defnedilmiştir.

[6] Sultan Veled’in oğlu Ulu Ârif Çelebi’nin [670 (1272)- 719 (1320)] müridlerinden Kalemîoğlu Ahî Mehmed Bey’in 710-720 (1310-1320) yılları arasında kurduğu Karaman Mevlevî Zâviyesi, Karamanoğulları’ndan Mevlevî Mirzâ Halîl Yahşî Bey ile Alâeddîn Alî Bey [743 (1343)- 800 (1398)] tarafından yenilenmiştir. Ünlü Seyyâh Evliyâ Çelebî [1020 (1611)- 1095 (1684)?]; 1058 (1648) yılında dâr-i eman (güven yeri) olarak ifâde ettiği Karaman’ı ziyaret etmiş ve Karaman’da bütün erkeklerin kırmızı boyalı kuzu kürkü giyip, Mevlevî külâhı üzerine beyaz renk Muhammedî sarık sardıklarından bahsetmektedir.

[7] Mevlevî âyini yahut kısa adıyla semâ, tasavvuftaki devran anlayışına uygun biçimde Mevlânâ’nın, bulunduğu dinî toplantılarda duyduğu vecd ve istiğrak eseri olarak herhangi bir usul ve kaideye bağlı kalmaksızın zaman zaman yaptığı semâlardan alınan ilhamla, kendisinden sonra düzenlenip geliştirilerek şekillenmiş, diğer tarikatların zikir ve mukâbele meclislerine benzer bir zikir toplantısıdır.

 [8] Abdurrahman ERDAL: asıl mesleği öğretmenlik olup, Karaman Müzesi müdür vekilliği yapmıştır. Karaman Turizm ve Eski Eserleri Koruma Derneği’nin 33 kurucusundan birisidir.

[9] Baha KAYSERİLİOĞLU (1927-2002): Asıl adı “Mehmet Bahattin”dir. Karaman ulemasından Bahri Hoca’nın oğlu olup, Karaman’da uzun yıllar avukatlık mesleğini icrâ etmiştir. Karaman Turizm ve Eski Eserleri Koruma Derneği’nin kurucularından olup, uzun süre başkanlığını yapmıştır.

[10] Şerafettin TARHAN: Bürokrat. 1962 yılında Necati TÜMAY’ın yerine Karaman kaymakamlığına atanmıştır. Aynı zamanda Karaman belediye başkanlığını da deruhte etmiştir. Karaman’daki vazifesini Nihat ÖZGEN’e devrettiği 1964 yılına kadar sürdürmüştür. Karaman’dan sonra Menemen Kaymakamlığına atanmıştır. Daha sonraları İçişleri Bakanlığı Birinci Hukuk Müşaviri (1988) ve Müsteşar Yardımcısı (27 Haziran 1991) olarak vâzife yapmıştır.

[11] Yeni Sinema; İsmetpaşa Caddesi üzerinde Şekerbank’ın tam karşısında Özortaklar Şirketi tarafından 1960’da faaliyetine başlamıştır. Büyük ortak, yüzde elli bir hisse ile Eczâcı Naci ÖZPEYNİRCİ, diğer ortaklar; Ali DİNÇER, Avukat Tevfik SAİMGİL, Dişçi Rafet SAYIN ve Doktor Ömer AĞAOĞLU idi. https://www.karamangundem.com/karamanin-yazlik-ve-kislik-sinemalari-makale,428.html Erişim Tarihi: 20.12.2020) 1961 Dil Bayramı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını Karaman’a davet eden Karamanlı heyet, konser salonu olarak Yeni Sinema’yı göstermiştir. (https://www.karamandauyanis.com/yazarlar/yusuf-yildirim/hikmet-simsekin-1961-dil-bayrami-konseri-ve-o-konserin-fotograflari/1722/ Erişim Tarihi: 20.12.2020).

[12] Kemâl Edip KÜRKÇÜOĞLU [1318 (1902)-1977]: Eski Türk edebiyatı araştırmacısı, şair ve eğitimci. Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Tasavvuf Tarihi ve İslâmî Türk edebiyatı derslerini okutmuştur. (TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara: 2002, Cilt 26, s. 571-572).

[13] Rüştü ŞARDAĞ [1332 (1916)-1994)]: Şair, yazar, politikacı, eğitimci ve bestekâr. Hayatı, Türk kültür ve politikası içinde şekillenmiş, İzmir Milletvekilliği ve Belediye Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Fars edebiyatına dair dilimizde yaptığı çalışmalarıyla, Büyük Kültür Madalyası ödülüne layık bulunmuş, İzmir Radyosu ve Kültür Bakanlığı İzmir Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’nun kuruluşunda bizzat rol oynamıştır. 22 kitabının yanı sıra, yazdığı güfteler ve 62 bestesiyle, Türk musikisi tarihinde önemli bir yere sahip olan ŞARDAĞ, ayrıca pek çok sanatçının hocalığını da yapmış, ulusal basında ve süreli yayınlarda çok sayıda kültür ve siyaset içerikli yazısı yer almıştır. [CEVHER, M. Hakan, “Şair, Yazar, Politikacı, Eğitimci ve Besteci Rüştü ŞARDAĞ”, EÜ Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Dergisi, 2016 (9), s. 1-7].

[14] Abdülbâkî GÖLPINARLI [1316 (1900)-1982]: Türk tarikatları ve özellikle Mevlevîlik, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yûnus Emre üzerindeki araştırmaları ile tanınmaktadır. Mevlânâ’nın eserleri de günümüz Türkçe’sine onun kalemiyle külliyat halinde kazandırılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 1996, Cilt 14, s. 146-149).

 [15] Rebâb, Hz. Mevlânâ´nın [604 (1207)-672 (1273)] ve oğlu Sultan Veled´in [623 (1226)-709 (1312)] icrâ ettiklerine dair güçlü deliller bulunan, gövdesi hindistan cevizi kabuğundan olup, üzerine deri gerilen ve at kuyruğu kılı (en soldaki) ve ipek üzerine sarım madenî tellerine, yine at kuyruğu kılından yapılan yay sürülerek icrâ edilen perdesiz bir müzik âletidir.

[16] Edip SEVİŞ [1328 (1912)-2011]: Asıl mesleği inşaat mühendisliği olup, 1928’de Dar’ül-elhân’dan mezun oldu. Dar’ül-elhân’daki hocası Nûrî Bey’in rebâbta değişiklik yapma düşüncesini tatbik eden Mustafa SUNAR’dan dersler aldı. Böylelikle bu “nev rebâb”ı 1926’dan 1990 yılına kadar Klâsik Türk Müziği repertuarında ve Mevlevî âyinlerinde icrâ etti. Talebeler yetiştirdi. Konya Mevlânâ Müzesi’nde sergilenen iri ağaç oyma tekneli ve rezonas telli rebâb kendi imâlatıdır. Konya’ya yerleşmiş ve burada vefât etmiştir. (KAYA, M. Refik, Dünden Bugüne Rebab ve Yeniden Ele Alınması, İstanbul Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanatta Yeterlilik Tezi (Basılmamış), İstanbul: 1998, s. 79). Dâvetiye programında soyadı sehven “Sever” olarak yazılmıştır.

[17] Bir mûsikî âleti çalan kimse (sâzende) ile ilâhî, gazel, şarkı vb. okuyan kimse (hânende).

[18] Mevlevî âyinlerine katılan, semâ eden derviş.

[19] GÖLPINARLI, Abdülbâkî, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul: 1983, s. 370- 379.

[20] Bütün tarikat âyinlerinde salât ile (salavat) başlama geleneği olduğundan Mevlevî âyini de sözleri Mevlânâ’ya, bestesi Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’ye [1039-1049 (1630-1640)?-1123 (1711)] ait, Farsça na‘tın ayakta rast makamında okunmasıyla başlamaktadır.

[21] İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na’tdan sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl etmektedir. [GÖLPINARLI (1983), s. 374].

[22] Sâlih Dede Efendi [1233 (1818)?-1304 (1888)]: Neyzen ve bestekâr. Bir Mevlevî âyini, on beş peşrev, sekiz saz semâisi, bir oyun havası ve üç şarkı olmak üzere yirmi sekiz bestesi listelenmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 2009, Cilt 36, s. 37-38).

[23] Semâ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denilmektedir [GÖLPINARLI (1983), s. 374- 375].

[24] “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, Mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz. (GÖLPINARLI, Abdülbâkî, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, İstanbul: 1963, s. 78).

[25] Bu baş kesme ritüeline “mukâbele” denmektedir. Semâdaki devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “ilm-el yakîn” olarak bilişi, “ayn-el yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al yakîn” olarak da O’na erişi sembolize etmektedir. [GÖLPINARLI (1983), s. 375].

[26] Mehmed Zekâî Dede [1240 (1825)-1313 (1897)] Türk mûsikisi bestekârı ve mûsikî hocası. Aynı zamanda iyi bir neyzen ve hânende olan Mehmed Zekâi Dede’nin hâfızasında seksen civarında faslın da içerisinde yer aldığı 2000’in üzerinde eser bulunduğu kaydedilmektedir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 2013, Cilt 44, s. 195-196)

[27] Semâ, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “insan-ı kâmil”e doğru yönelişini ifâde eder. [ÇELEBİ, Celâleddin B., Geleneksel Semâ Törenleri (Broşür)].

[28] Semânın her bölümüne “selâm” adı verilmektedir. Birinci selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir. İkinci selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder. Üçüncü selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir. Dördüncü selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’da en yüce makâm, ubûdiyettir. (ÇELEBİ, a.g.e.).

[29] Buna “Post Semâsı” denilmektedir. [GÖLPINARLI (1983), s. 377].

[30] Üsküdarlı Sâlim Bey [1245 (1830)-1301 (1885)]: Bestekâr, neyzen ve şair. Günümüze bir ilâhi, iki şarkı ile dokuz peşrev ve saz semâisi ulaşmıştır. Mûsiki âleminde çok yaygın olarak bilinen Hicâz peşrevinin yanı sıra muhayyer peşrevi Tanbûrî Cemil Bey’in [1288 (1872)- 1332 (1916)] aynı makamdaki peşrevinden sonra en meşhur peşrev kabul edilmektedir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 2009, Cilt 36, s. 48-49).

[31] GÖLPINARLI (1983), s. 377.

[32] GÖLPINARLI, a.g.e, s. 378-379.

[33] AĞAOĞLU (2013), s. 239.

[34] ÖZCAN Mustafa, “Mevlânâ Anma Törenleri (1946-1960)” https://www.konya.bel.tr/sayfadetay.php?sayfaID=131 Erişim Tarihi: 20.12.2020).